18 Ağustos 2013 Pazar

SÊRHAT'İN (KUZEY'İN) KALP VURUŞLARI


                            
2003 yılında bu topraklardan ayrıldığımda 2 gün sürecek bir yolculuğun ardından İzmir’e gitmenin heyecanı ile yola çıkmıştım. Giderken anam ve babam “Yazları gelip; çayıra, tarlaya yardım edeceksin haaa “ diyerek uzun yıllar sürecek bir döngünün kapısını aralamışlardı.Kışları serin ve yağışlı ege bölgesinde;  yazları yine serin ve yağışlı Doğu Anadolu bölgesindeydim ; yani ömrüm KaraAkdenizsel  bir iklime emanet verilmişti. Her yıl köyüme döndüğümde kışın özel ve okul yaşamımda başıma gelenleri ya da modern vatandaş diye tabir edilen kölenin devlet düzleminde geçmesi gereken aşamaları geçerken (öss,kpss,askerlik vb) yaşadıklarımı düşünür  bir yandan  kendi çapımda düşünsel sorgulamalar yapar  ve  bir yandan da hep muhteşem bir kusursuzlukla tekrar eden ırgatlık maceralarıma kafa yorardım.
Dağları duldasına almış, nehirleri kendine emzik eylemiş , nice göçlere, nice yerleşimlere ve 19. Yüzyılın sonlarında 20. Yüzyılın başlarında  nice Rus- Osmanlı- Ermeni-Kürt  savaşına, dramına, göçüne, baskısına maruz kalan bu topraklarda şimdi Erzurum-Kars-Göle-Ardahan dörtlüsünün nevi şahsına münhasır insanları yaşamakta. Döngünün 11. Yılında köy- yayla arasında yollarda 3 gündür oto-stop diyorum. Bölgedeki nüfus yapısının çeşitliliği doğal olarak yollardaki şoförlere ve muhabbetlerine de yansıyor.
İlk yolculuğumu Göle –Ardahan karayolunun 15. Km sinde yer alan köyümden Ardahan yönüne doğru 15 km sonra yer alan yaylalarımıza yapmak üzere yola çıktığımda 2016 yılında tamamlanması planlanan Gürcistan’a transit geçişi sağlayan karayolu yapımı çalışmaları gözüme çarpıyor. Bölgede son zamanlarda en çok konuşulan konulardan biri bu. Kimisi “ bu mütaahitin kendisiyle görüştüm ben çok iyi adam bu tanırım ben bunu”  havalarını atarken; kimisi “ yolları çift şerit neden yapıyorlar bilir misiniz savaşta askeri uçaklar inecek buraya “ diyerek çok gizli bir bilgiyi veriyormuş gibi böbürleniyor; saçları ağarmış gözleri takatini kaybetmiş yaşlı köylüler ise “büyük para, büyük iş bizim aklımız ermez” diye görüş belirtiyordu.  Tüm bunları aklımdan geçirirken gelen giden arabalara el kaldırıp durmalarını bekliyordum. Yıl içerisinde yol arkadaşım ile aldığımız arabamızı edinme sürecini göz önüne getirdiğimde gelen geçen arabalar hakkında fikirler yürütüyordum. Kimler yoktu ki yollarda yol çalışmasına katılan Ford kamyonlar ve onun yılgın şoförleri,  sıfır kol t-shırt  dazlak kafa ile yabancılar, İran plakalı tırlar, eski bir kartala doldurup doluşturmuş içinden koyun kafası bile sarkan çerçi arabaları, köylere yolcu taşıyan transit minibüsler, traktörler, at sırtında geçen gençler… Tam bir cümbüş, tam bir festival . 
Bayağı sürdü bekleyişim ama hiç sıkılmadım. Çünkü şoförlerin bir çoğu ile resmen bir iletişim içerisindeydim. Köylere giden minibüsler biraz sonra hangi bir köye döneceklerini sinyalleri ile belirtiyor, arabası tıka basa olanlar iki elini yanlara açıp “abe nereye alayım” dercesine sitem ediyor, bazıları el sallayıp geçiyor bazıları da hiçbir şey yapmadan hızlıca geçip gidiyorlardı. Başladım bir oyun oynamaya. Acaba hangi araba beni ciddiye alacak, hangisi almayacak diye.  34 plaka, Alman plaka ve spor modelli arabalardan pek bir hayır görmediğimi ifade etmeliyim.  Derken kahverengi bir araç herhalde feryatlarıma dayanamayıp durdu. Hemen yanı başımda durduğu için arabanın ardından koşma gereksinimi duymadım. İçeri adım atıp, selam verdiğimde her zaman ki gibi ilk sözüm :
-Ağabey şu yaylaya kadar götürüver beni demek oldu
Bu sözüme başını sallayıp onaylayarak gülümseyen orta boylu esmer bir yüz ifadesi  gördüm karşımda. İlk dikkatimi çeken ses sisteminden gelen  Kürtçenin hırçın , kavgacı ezgileri oldu. Nereli olduğumu, nerede yaşadığımı filan sorduktan sonra çalan telefonuna baktı. Aynı anda ben de aracın önüne konulmuş uyarı yazısını tersten okumaya çalışıyordum “ Adliye Giriş Kartı”. Ardından telefondaki kişiye verdiği cevaplara dikkat kesildim.
-O davayı adli tatilden sonra açacağız E. Bey, aklımızda o konuyla ilgileneceğiz.
Mesleğiniz ne sorusuna Avukat cevabını verdi Esmer Bey(ben böyle ad taktım). Esmer bey benim Kürt ve öğretmen olduğumu öğrenince başladı anlatmaya. Kürtlerin kültürel haklarından dem vuruyor, Güneydoğudan Ardahan Üniversitesine gelip Kürtlerin mücadelesine destek veren Kürt gençleri hakkında açılan davalardan bahsediyor, Başbakanın üç çocuk diye diretmesini Kürt nüfus artışına bağlıyor, resmi ideolojinin üzerlerinde kurduğu baskıyı anlatıyordu! ta ki yaylanın önüne gelene kadar. Sağda ineyim ben dediğimde biliyorum buranın sizin yaylanız olduğu deyip beni sağda değil bir incelik yaparak sol şeride geçip öyle bıraktı tam inerken dağlara doğru bakıp
- ahh ah buralarda nice mücadeleler verdik
- dağlarda mı?
-(güldü) yok seçim zamanı köylerde.Kadın çalışmaları yaptık Kürt kadınları bizi anlar diye.
-olmadı değil mi ?
-olmadı dedi
Ama ne kırgın ne de kızgındı. Teşekkür edip tokalaştıktan sonra indim ve kazadan beladan uzak olması ana temalı cümlelerimi ilettim.
                Karşımda üç köyün evlerinin iç içe geçtiği yaylalar duruyordu. Taştan tek göze yapılardı üzerleri toprak damlı evler yağışlarla baş edebilsin diye her renkten koruyucu brandalar ya da daha fakir evlerin damları üzerlerinde naylon şeritler vardır. Birkaç evde soba dumanı çekiliyor dağlardaki sığır sürülerinin uzaktan dağ lekesi gibi görünüşleri dikkat çekiyordu. Gittim yaylaya, işimi hallettikten sonra tekrar aynı yolu izleyip köye gitmek için tekrar karayoluna çıktım çıktım. Son 10 saniye de inanılmaz bir yağmur başlamıştı bir sonraki 10 saniyede sular içinde kalacağım kesin iken gelen ilk araç durdu ve yağmurda bir insan bırakılmaz diyerek herhalde beni aldı. Koca bir yük kamyonu idi bu içerisinde büyükbaş hayvan olduğunu daha sonra öğrenecektim iki kamyon ardı ardına gidiyıorlardı ve gerçekten benim için durması onun için extra bir yüktü kapıyı açtığımda bana alt tarafta basamaklar var onlara bas diye seslendi ve bindim arabaya yine ilk sözüm
-          Abi beni köye kadar atıver sana zahmet oldu.
Gel kardeş dedikten sonra yağmurda beni orada bırakmadığı için bir kez daha teşekkür ettim. Radyodan bir müzik sesi geliyordu ama söz yoktu ve çok düşük bir sesteydi pek konuşkan bir adam değildi bana büyük bir iyilik yaptığını dile getiren cümleler de kurmadan bir süre yollara ve şoförlere hayret ettikten sonra bu defa bir soru sordu.
-Kürt müsün?
Evet cevabımdan sonra sıra bendeydi ve ben de  sordum aynı soruyu ve aynı cevabı aldım. Bir süre sohbet ettik Karslıydı Ardahan’dan sığır doldurmuş Ankara’ya götürüyordu bir ara telefonu çaldı.Telefonundaki arkadaşına fotokopi işini halledemeyeceğini çünkü o saatte Erzincan’da açık yer bulamayacağını ve hiçbir polisin de telefon numarasını vermeyeceğini  söylüyordu. Yolları düşündüm ve bu gece bu arabadan inmeyip Erzincan’a gitme ihtimalimi. “Özgürlük o ola ki” dedim içimden derken yeri tarif ettim ve durdu. Her zaman ki dileklerimle onu da uğurlayıp ellerimi cebime indirip kibrit ve sigarayı buldum bir sigara yakıp tekrar ellerimi cebime koydum ve eve doğru yol aldım.
                Ertesi sabah dil sınavının son başvuru günü olduğunu öğrendiğim de müthiş bir panik yaşadım telefon ile ösym binasını arayıp sınav hakkında bilgi aldıktan sonra apar topa yola çıktım ve yine bildik yol manzaralarıyla karşılaştım. Bu defa tedirgindim ve bir an önce gitmek için acele ediyor; selektör yapan, sinyal yapan, elleri ile başka köylere gideceğini işaret edenlere ağızlar dolusu küfürler ediyordum. Derken yine bir kamyonetten hayır geldi. Biraz ileri de durmuştu mesai saatine yetişecek olmanın mutluluğuyla  koşa koşa yanına gidip  yine aynı cümleyle giriş yaptım
-Abi Ardahan’a kadar bi atıver.
Yanındaki bisküvi kutularını göstererek bana onlardan kibarca ikram etmesine rağmen kabul etmedim. Kamyonet sahibi önce köyümü sordu. Buralardan olduğu çok belliydi aynı soruyu ben de ona sordum ve bizim komşu köylerden olduğunu anladım ama uzun bir süre adamı sürekli birisine benzettim. Köyünün de ismini öğrenince tüm parçalar yerine oturdu ve kime benzettiğimi imalı bir soruyla ona ilettim
-Gürsel Tekin ile bir bağlantın var mı ?
Önce içini çekti sonra gülüğmseyerek cevap verdi
-          Var var (ama sanki olmaz olsun der gibiydi) vakti zamanında aynı soyadını vermişler onların aile ve bizim aileye. Gerçekten yüz  ifadesi olarak çok benziyordu.  A. İsmindeki  şoforle koyu bir muhabbete daldık. Tam bir Göleli. Çok konuşuyor , gülüyor, nükte yapıyor, ara ara da gençliğine dem vuruyordu. Bir yıl önce bu yollarda bir gece Ardahan’a giderken yolda kalan 18 kişiyi nasıl tek tek yollardan topladığını bunlar birinin yönetmen olduğunu ve kendisini İstanbul’a çağırdığını anlattı. Sohbet koyuydu ve gerçekten anlattığı maceralar ilgi çekiciydi. Bu defa aramızda bir Kürt muhabbetinin geçmemesi gayet doğaldı zira komşu köyler birbirinin hangi ırktan olduğunu bilirlerdi.
Ardahandan dönüşte tekrar yaylaya uğrayıp araba beklemeye başladığımda hava yeniden kararmaya başlamıştı. Karşıma çıkan ilk arabaya el kaldırdığımda enteresan bir durumla karşılaştım araba yaklaşık 300 metre gittikten sonra durdu ve geri gelip beni aldı . Bir kargo arabasıydı. Selam verdikten sonra aynı cümleyi kurdum.

-          Abi beni köye kadar bir götürü ver.
Arabaya bindiğimde gözüme çarpan ilk şey camın önünde ki “Ashab-ı …….. “ isimli kitaptı. Neden çok sonra durduğunu sorduğumda. Kargo arabasına yolcu almanın yasak olduğunu ama belki bu mübarek günde niyetli olabileceğimi düşünerek durduğunu söyledi ve hemen ardından ekledi

-          Ama niyetli değilsin herhalde
-          Yok değilim
-          Neden ?
-          İzmirden yeni geldim uçakla Ardahan’a arabayla geçtim (yalan söyledim)
-          Ama olmaz ki yani ben de her gün yollardayım ama tutuyorum  tutmak isteyen adam her
türlü tutar dedi
Hafifçe güldükten sonra
-          Niyetli olmayanları almıyorsan ineyim dedim.
-          Yok ya olur mu öyle şey dedi ve devam ettik

Gergin bir havada 5 dakika yolculuktan sonra önce Kürt olup olmadığımı ve nerede yaşadığımı sordu X Bey.(adını sormadım, o da benimkini sormadı) Kürt olduğumu, nerede yaşadığımı ve işimi söyledikten sonra başladı kendi çocuklarının eğitim hayatını anlatmaya.  Büyük oğlunu meslek lisesine yazdırmış, küçük oğlunu ise Bitlis Norşin’de bir medreseye vermişti. Bir süre sustum ve adamın İslami kişiliğine karşı tüm duyu organlarımın ön yargılı olabileceğini düşünüp yanlış anlama ihtimalime karşın son cümlesini tekrar sordum evet aynıydı
-          Bitlis Norşin’de bir medrese!
Ardından babasının kendisini okutmadığını kendi döneminde eğitim şartlarının kötü olduğunu dolayısıyla okuyamadığını ifade etti. İçimden oğlum intikam zamanı dedim ve yapıştırdım cevabı.
-          Ben de köyde okudum, babam çiftçiydi fakat ben okumak için direttim dedim ve ardından klişe sözü patlattım
-          İnsanın içinde olmalı!

Buna biraz bozulmasına rağmen biraz durduktan sonra konuyu değiştirdi ve tereyağı satıp satmadığımızı sordu biraz o konulardan bahsettikten sonra ineceğim yere yakın bir yerde cevabını adım gibi bildiğim bir soru sordum.

-Nerelisin abi sen?
- ERZURUM!
Ahh ki bu coğrafya bir yol tutturamadı kimseye derdini anlatamadı kimse de derdini sormadı, her türlüsünden adam vardı içlerinde ama hangi köyün içinden geçsen  peştemallı nineler, kasketli dedeler çoğalırken, esmer, zayıf delikanlılar azınlıktaydı. Ne Malaganların el sanatlarının ürünleri i, ne Kura nehri etrafındaki faal değirmenler. Bize hep hikayelerde anlatılanlar yine hikaye olmaya, hikaye kalmaya devam ediyordu.  Bu coğrafyada adama önce “Ne” olduğunu soruyor  sonra adını soruyorlardı. Yılgın, yıkık, yorgun ama ille de umutluydular,Ardahanlısının kafası karışık, Gölelisinin nüktesi yerinde, Karslısının sadece işini yapan, ciddi halleri üzerinde, Erzurumlusunun ise kibri , gururu yerinde. 
Hepsi aklının, kalbinin içinde birbirini taşıyordu, birbirinden habersiz ve birbirinden bir şeyler gizleyerek!

                                                                                                                                            Krizantem

17 Nisan 2013 Çarşamba

İŞÇİLER, DİŞÇİLER VE PİRİKETÇİLER

Hüzün hayatın  rengine bir anda geçti
Bir anda işledi bir ana kalbine evlat acısı gibi. Sinsiceydi
Yokluk.
Eller bir yandan çözüldü
Dizlerinin bağları bir yandan. Manasızdı şu an da
Çokluk.
Vekil maaşlarının artmasıyla birleşen kanunla birlikte
Susmak, sabaha karşı geçti parlamentodan. Tam bir
Çocukluk…
( Artan parayla kendine çikolata almıştı çocuklar)

Saldırı her taraftan gelmişti yaşama
Taarruz bilinmez bir zamandan
Vakit kalmıyordu işte
 Ah’lamardandan vah’lamalardan
Neyse fazla da uzatmadan
Susmak geçti parlamentodan
Gün başladı ve bitti!
Aradan toplamda 8 saat geçti
Bazıları için 10
Bazıları için 12
Bazıları için 14
Bazıları için 16
Bazıları için 18…
Çocuklar için ise bu
Bedellerin en ağırıydı
Bir çocukluk  günü geçti 
Her bir medeniyetin takviminden ayrı ayrı

Bitti bir memurun mesaisi
Ev düzeni üzerine kaldı yine bir kadının
Bir müflis daha kazandı hayat
Eşinin kürküne parayı yine yetiştiremedi tüccar
Çocuğunun bisikleti yarına kaldı bizim esnafın
Öğrencilerin yarısı eylemde
Diğer yarısı kıyasıya sevişmekte
Öğleden sonra değişecekler
Polislerle külahlarını
Arkadaşlarıyla kavgalarını.

Çiftçiler taze parayı düşünmekte
“Öncekiler öyle miydi ya
Bankalar hep batmıştı, peki şimdi
şimdi Allaha şükür her taraf bankaydı
Neyse çaycı para yok yaz bunu da deftere”
Ama Allahtan
New York-İstanbul seferini yapan uçağın
Sayın yolcuları içindeki
Gözlüklü sarışın mini etekli kadın bayağı güzeldi
İçi gitti bizim güvenlik görevlisinin
Güvenlik dediysem lafın gelişi
Peynir ekmek bizim memlekette.
Neyse  Ayşe öğretmen tahtaya yazarken formülü
Aynı anda bankacı başkasının parasını saydı
Avukatlardan biri dayak yedi
Bir kamyon şöförü de  güzeeelce bir yemek!
Mahkum çentik attı
Mezun kep attı
Fidan boy attı
Takvim yaprak attı.
Kusuruma bakmasın
Unuttuğum meslek erbapları.
Gün bitti
Gün aymadan daha birilerinin penceresinden
Bir taksici ana avrat girmişken önündekinin şeceresinden
Gün bitti
Sabaha baştan alırız şiiri
     Gün bitti…

18 Mart 2013 Pazartesi

Siyaset: "Zalımsın Sosyal Medya"

             Bu aralar içimde bir kuşku var, açılım süreci derken hayatın kapalılık süreci de tam gaz devam ediyor.Son direnişler, savaş bitti bitecek. Ama ne Kürt kavgasından bahsediyorum ne de Galatasaray'ın Avrupa macerasından. Ara ara dönüp geriye baktığımda neyin mantıklı neyin mantıksız olduğuna da karar veremiyorum ya da alınan kararlarda mantık aranmalı mı bunun üzerine de pek bir şey diyemeyeceğim. Son zamanlar iletişim emperyalisti Turkcell bir reklam soktu ki televizyon dünyasına gerçekten reklam sektörüne yaratıcılığı babından bir kez daha hayran kaldım. (Ben reklamcı olamadım babam o kadar zengin değildi ya da babama suç atmayayım ben o kadar cesur değildim) temel  sloganı "zalımsın sosyal medya" vallahi öylesin Turkcell bırakalım sokaklarda asgari ücretle adam çalıştırmaya devam etsin ülkemin sömürülen kesimleri akşamları sosyal medya üzerinden seslerini çıkarmaya çalışıyorlar.
              Her kesimin dertleri başka tabii olmamışı olmuş gibi göstermede sanırım sosyal medya üzerine yok. Mesela arkadaşlarınızla bir akşam yemeğine gittiniz yemek çok kötü geçiyor herkes zaten 7/24 birlikte ve konuşulacak mesele kalmamış zaten kapalı kapılar ardında da sürekli dedikodu dönüyor. Eee yapacak bir şey kalmadı masada hemen en az 5 megapiksel kamerası olan bir arkadaş çıkarır telefonu ve masadaki yemekleri çeker ardından hooooop Facebook'a ya da Twitter'a. Ve bakar diğer insanlar hemen 3-5 bildirim bir kaç sitem ve bir kaç tane de özlem dolu yorumlar yapılarak sosyal medya üzerinden operasyon tamamlanır. Herkes mutludur haydari değil de o yorumlar birkaç yeni cümlelik meze olurlar.
             Tabii sosyal medya ırkçı ve gerici gruplara da sahne olur. Polisin bu gruplara müdahalesi maalesef siyasetin aylık tutumuna göre değişir. Mesela o dönem birileri idamla tehdit edilmişse ırkçı gruplara müdahaleyi bırakın yardım bile edilir. Ama işin içinde başka hesaplar varsa hemen bilişim suçları devreye girer. Anlayacağınız dostlar sosyal medya da biz de günlük siyasete göreyiz. Birileri hep zalim birileri hep mazlum olurken birileri fabrikalarda birileri kamu binalarında emek tüketirken akşam eve gelip yemekten sonra klasik hayatımıza bir de sosyal medya eklendi.Gün içinde yapamadıklarımıza kredi kartlarından arta kalan beyinciğimiz müdahale ederek akşam sosyal medya aracılığıyla kendimizi tatmin ve teskin etmeye devam ediyoruz.
              İyisi mi ölmüş gitmiş şairlerin şiirlerini okumaya devam edelim:



                                                                                                                                           


Eski Zamanların Azılı Dostlukları Üzerine

Ne bir bira kalmış yedekte ne de o eski tek şarkı 
Yılların yükü omuzlarında, dilinde hala o ayın şavkı/

25 kişi toplanmıştı bir evde hiç unutmam ağabeyimden izin aldım o akşam dışarıda kalabilmek için

Çağırmaya ben geldim seni 
hava soğuktu İzmir'de.
Nereye dedin
İko'ya kahve içmeye dedim
bozuldun, anladım, yürüdün, yürüdük...

Bir dostun kelamı yeter sanıyorduk, daha demin bitmişti çocukluğumuz , ergenlikle halı sahalarda sergenlik arasında gidip geliyorduk o zamanlar, dedim ya soğuktu. İçimden şarap geçiyordu yanı başımızdan da Buca'nın dar sokaklarından eshotlar( İllaki bu şehri her anışımızda geçer bu eshot lafı cümlelerde , Her halayın sonunda cane cane türküsünün çalınışı gibi :) )

O zamanlar güzel insanlardık biz, tatiller bitince şehre döner, döner dönmez de birbirimizi arar hemen sahilde buluşurduk. Dedim ya o zamanlar sağlam adamlardık sahilde kavga eden kürt çocuklarına bakar bakar şiir yazardık.
Bkz şu dize: sevdalar boş bir çuval gibi çuvallıyordu her kavgada( Kaynak: Samsung E-250)

Velhasıl kelam gittik oraya kutladık doğum gününü 25 kişi... Mutluluğun gözlerindeydi hatırlıyorum. O gece olaylar olaylar: Ahmetle Halil İbrahim güreştiler, yusuf ile bir kaç kişi bir minderde uyudu yetkin dolaşıyordu avare biz de 5 kişi kanepede uyuduk Nazlı lenslerini çıkaramamıştı.Olanlar olmuştu yani bir kaç şey daha olmuştu ama hadi ben karışmayayım oraya :)

Dedim ya o zamanlar sağlam adamlardık , cebimizde 3 lira ile tavuk döner yer o tavuk dönerden aldığımız enerjiyiyi de sanat tartışmalarıyla harcardık o zaman anladık sanırım sanatın karın doyurmadığını hatta doyurmadığı gibi doygunluktan da götürdüğünü olsun yine de;
her şey şiirin konusu olamaz
Misal klozete şiir yazılamaz :)

O zamanlar yaman adamlardık.
Befte bizi gören önce gülümser
sonra yanımıza oturur ardından
çok iğrençsiniz diye kalkardı
halbuki onlar hep gülerlerdi...
(İki adam hem güldürür hem de nasıl iğrenç olabiliyorlardı onu da hiç anlamadım ya neyse...)

1. sınıfta dosta mektup yazmıştım.
2. sınıfta Seyitlerle birlikte pasta kesmiştik
3.sınıfta 25 kişi kutlamıştık
4. sınıfta evet o yılın 16 martında kimse fark etmemişti ne sen ne de ben fakat şimdi düşüyorum da sanırım yollarımız o gün dostluğumuzun ilk büyük sarsıntısını yaşamıştık. Hasanağa'da bir bira içmiş ardından rakıyı alıp sana gelmiştim. Gerisi flu tanımadığım bir adam telefonumu karıştırıyordu sanırım bir de Gökhan Gençalp bir tokat yemişti benden:)

O zamanlar sağlam adamlardık,
ara ara ağlardık,
hiç susmazdık
ama sağlamdık
yani kale gibi turp gibi
ne bileyim bilumum sert sebzeler
ve zaptı zor yapıtlar gibi...

Şimdi;
/Ne bir bira kalmış yedekte ne de o eski tek şarkı
Yılların yükü omuzlarında, dilinde hala o ayın şavkı.../

Daha bir sürü cümle var söylemek istediğim fakat sığmaz buralara Zucherberg'de facebooku kapatıp masamızdan kalkmasın şimdi :)


Neyse doğum günün kutlu olsun dost nice mutlu, umutlu, birlikte yıllara :)

Krizantem'den Orhan Tahsin'e sevgilerle...