2003 yılında bu topraklardan
ayrıldığımda 2 gün sürecek bir yolculuğun ardından İzmir’e gitmenin heyecanı
ile yola çıkmıştım. Giderken anam ve babam “Yazları gelip; çayıra, tarlaya
yardım edeceksin haaa “ diyerek uzun yıllar sürecek bir döngünün kapısını
aralamışlardı.Kışları serin ve yağışlı ege bölgesinde; yazları yine serin ve yağışlı Doğu Anadolu
bölgesindeydim ; yani ömrüm KaraAkdenizsel
bir iklime emanet verilmişti. Her yıl köyüme döndüğümde kışın özel ve
okul yaşamımda başıma gelenleri ya da modern vatandaş diye tabir edilen kölenin
devlet düzleminde geçmesi gereken aşamaları geçerken (öss,kpss,askerlik vb) yaşadıklarımı
düşünür bir yandan kendi çapımda düşünsel sorgulamalar yapar ve bir
yandan da hep muhteşem bir kusursuzlukla tekrar eden ırgatlık maceralarıma kafa
yorardım.
Dağları duldasına almış,
nehirleri kendine emzik eylemiş , nice göçlere, nice yerleşimlere ve 19.
Yüzyılın sonlarında 20. Yüzyılın başlarında
nice Rus- Osmanlı- Ermeni-Kürt savaşına, dramına, göçüne, baskısına maruz
kalan bu topraklarda şimdi Erzurum-Kars-Göle-Ardahan dörtlüsünün nevi şahsına
münhasır insanları yaşamakta. Döngünün 11. Yılında köy- yayla arasında yollarda
3 gündür oto-stop diyorum. Bölgedeki nüfus yapısının çeşitliliği doğal olarak
yollardaki şoförlere ve muhabbetlerine de yansıyor.
İlk yolculuğumu Göle –Ardahan
karayolunun 15. Km sinde yer alan köyümden Ardahan yönüne doğru 15 km sonra yer
alan yaylalarımıza yapmak üzere yola çıktığımda 2016 yılında tamamlanması
planlanan Gürcistan’a transit geçişi sağlayan karayolu yapımı çalışmaları
gözüme çarpıyor. Bölgede son zamanlarda en çok konuşulan konulardan biri bu.
Kimisi “ bu mütaahitin kendisiyle görüştüm ben çok iyi adam bu tanırım ben
bunu” havalarını atarken; kimisi “
yolları çift şerit neden yapıyorlar bilir misiniz savaşta askeri uçaklar inecek
buraya “ diyerek çok gizli bir bilgiyi veriyormuş gibi böbürleniyor; saçları
ağarmış gözleri takatini kaybetmiş yaşlı köylüler ise “büyük para, büyük iş
bizim aklımız ermez” diye görüş belirtiyordu.
Tüm bunları aklımdan geçirirken gelen giden arabalara el kaldırıp
durmalarını bekliyordum. Yıl içerisinde yol arkadaşım ile aldığımız arabamızı edinme
sürecini göz önüne getirdiğimde gelen geçen arabalar hakkında fikirler
yürütüyordum. Kimler yoktu ki yollarda yol çalışmasına katılan Ford kamyonlar
ve onun yılgın şoförleri, sıfır kol
t-shırt dazlak kafa ile yabancılar, İran
plakalı tırlar, eski bir kartala doldurup doluşturmuş içinden koyun kafası bile
sarkan çerçi arabaları, köylere yolcu taşıyan transit minibüsler, traktörler,
at sırtında geçen gençler… Tam bir cümbüş, tam bir festival .
Bayağı sürdü bekleyişim ama hiç
sıkılmadım. Çünkü şoförlerin bir çoğu ile resmen bir iletişim içerisindeydim.
Köylere giden minibüsler biraz sonra hangi bir köye döneceklerini sinyalleri
ile belirtiyor, arabası tıka basa olanlar iki elini yanlara açıp “abe nereye
alayım” dercesine sitem ediyor, bazıları el sallayıp geçiyor bazıları da hiçbir
şey yapmadan hızlıca geçip gidiyorlardı. Başladım bir oyun oynamaya. Acaba
hangi araba beni ciddiye alacak, hangisi almayacak diye. 34 plaka, Alman plaka ve spor modelli
arabalardan pek bir hayır görmediğimi ifade etmeliyim. Derken kahverengi bir araç herhalde feryatlarıma
dayanamayıp durdu. Hemen yanı başımda durduğu için arabanın ardından koşma
gereksinimi duymadım. İçeri adım atıp, selam verdiğimde her zaman ki gibi ilk
sözüm :
-Ağabey şu yaylaya kadar
götürüver beni demek oldu
Bu sözüme başını sallayıp
onaylayarak gülümseyen orta boylu esmer bir yüz ifadesi gördüm karşımda. İlk dikkatimi çeken ses
sisteminden gelen Kürtçenin hırçın ,
kavgacı ezgileri oldu. Nereli olduğumu, nerede yaşadığımı filan sorduktan sonra
çalan telefonuna baktı. Aynı anda ben de aracın önüne konulmuş uyarı yazısını
tersten okumaya çalışıyordum “ Adliye Giriş Kartı”. Ardından telefondaki kişiye
verdiği cevaplara dikkat kesildim.
-O davayı adli tatilden sonra
açacağız E. Bey, aklımızda o konuyla ilgileneceğiz.
Mesleğiniz ne sorusuna Avukat
cevabını verdi Esmer Bey(ben böyle ad taktım). Esmer bey benim Kürt ve öğretmen
olduğumu öğrenince başladı anlatmaya. Kürtlerin kültürel haklarından dem vuruyor,
Güneydoğudan Ardahan Üniversitesine gelip Kürtlerin mücadelesine destek veren
Kürt gençleri hakkında açılan davalardan bahsediyor, Başbakanın üç çocuk diye
diretmesini Kürt nüfus artışına bağlıyor, resmi ideolojinin üzerlerinde kurduğu
baskıyı anlatıyordu! ta ki yaylanın önüne gelene kadar. Sağda ineyim ben
dediğimde biliyorum buranın sizin yaylanız olduğu deyip beni sağda değil bir
incelik yaparak sol şeride geçip öyle bıraktı tam inerken dağlara doğru bakıp
- ahh ah buralarda nice mücadeleler
verdik
- dağlarda mı?
-(güldü) yok seçim zamanı
köylerde.Kadın çalışmaları yaptık Kürt kadınları bizi anlar diye.
-olmadı değil mi ?
-olmadı dedi
Ama ne kırgın ne de kızgındı.
Teşekkür edip tokalaştıktan sonra indim ve kazadan beladan uzak olması ana
temalı cümlelerimi ilettim.
Karşımda
üç köyün evlerinin iç içe geçtiği yaylalar duruyordu. Taştan tek göze yapılardı
üzerleri toprak damlı evler yağışlarla baş edebilsin diye her renkten koruyucu
brandalar ya da daha fakir evlerin damları üzerlerinde naylon şeritler vardır.
Birkaç evde soba dumanı çekiliyor dağlardaki sığır sürülerinin uzaktan dağ
lekesi gibi görünüşleri dikkat çekiyordu. Gittim yaylaya, işimi hallettikten
sonra tekrar aynı yolu izleyip köye gitmek için tekrar karayoluna çıktım çıktım.
Son 10 saniye de inanılmaz bir yağmur başlamıştı bir sonraki 10 saniyede sular
içinde kalacağım kesin iken gelen ilk araç durdu ve yağmurda bir insan
bırakılmaz diyerek herhalde beni aldı. Koca bir yük kamyonu idi bu içerisinde
büyükbaş hayvan olduğunu daha sonra öğrenecektim iki kamyon ardı ardına
gidiyıorlardı ve gerçekten benim için durması onun için extra bir yüktü kapıyı
açtığımda bana alt tarafta basamaklar var onlara bas diye seslendi ve bindim
arabaya yine ilk sözüm
-
Abi beni köye kadar atıver sana zahmet oldu.
Gel kardeş dedikten sonra yağmurda beni orada bırakmadığı
için bir kez daha teşekkür ettim. Radyodan bir müzik sesi geliyordu ama söz
yoktu ve çok düşük bir sesteydi pek konuşkan bir adam değildi bana büyük bir
iyilik yaptığını dile getiren cümleler de kurmadan bir süre yollara ve
şoförlere hayret ettikten sonra bu defa bir soru sordu.
-Kürt müsün?
Evet cevabımdan sonra sıra bendeydi ve ben de sordum aynı soruyu ve aynı cevabı aldım. Bir
süre sohbet ettik Karslıydı Ardahan’dan sığır doldurmuş Ankara’ya götürüyordu
bir ara telefonu çaldı.Telefonundaki arkadaşına fotokopi işini
halledemeyeceğini çünkü o saatte Erzincan’da açık yer bulamayacağını ve hiçbir
polisin de telefon numarasını vermeyeceğini
söylüyordu. Yolları düşündüm ve bu gece bu arabadan inmeyip Erzincan’a
gitme ihtimalimi. “Özgürlük o ola ki” dedim içimden derken yeri tarif ettim ve
durdu. Her zaman ki dileklerimle onu da uğurlayıp ellerimi cebime indirip kibrit
ve sigarayı buldum bir sigara yakıp tekrar ellerimi cebime koydum ve eve doğru
yol aldım.
Ertesi
sabah dil sınavının son başvuru günü olduğunu öğrendiğim de müthiş bir panik
yaşadım telefon ile ösym binasını arayıp sınav hakkında bilgi aldıktan sonra
apar topa yola çıktım ve yine bildik yol manzaralarıyla karşılaştım. Bu defa
tedirgindim ve bir an önce gitmek için acele ediyor; selektör yapan, sinyal
yapan, elleri ile başka köylere gideceğini işaret edenlere ağızlar dolusu
küfürler ediyordum. Derken yine bir kamyonetten hayır geldi. Biraz ileri de
durmuştu mesai saatine yetişecek olmanın mutluluğuyla koşa koşa yanına gidip yine aynı cümleyle giriş yaptım
-Abi Ardahan’a kadar bi atıver.
Yanındaki bisküvi kutularını göstererek bana onlardan
kibarca ikram etmesine rağmen kabul etmedim. Kamyonet sahibi önce köyümü sordu.
Buralardan olduğu çok belliydi aynı soruyu ben de ona sordum ve bizim komşu
köylerden olduğunu anladım ama uzun bir süre adamı sürekli birisine benzettim.
Köyünün de ismini öğrenince tüm parçalar yerine oturdu ve kime benzettiğimi
imalı bir soruyla ona ilettim
-Gürsel Tekin ile bir bağlantın var mı ?
Önce içini çekti sonra gülüğmseyerek cevap verdi
-
Var var (ama sanki olmaz olsun der gibiydi)
vakti zamanında aynı soyadını vermişler onların aile ve bizim aileye. Gerçekten
yüz ifadesi olarak çok benziyordu. A. İsmindeki
şoforle koyu bir muhabbete daldık. Tam bir Göleli. Çok konuşuyor ,
gülüyor, nükte yapıyor, ara ara da gençliğine dem vuruyordu. Bir yıl önce bu
yollarda bir gece Ardahan’a giderken yolda kalan 18 kişiyi nasıl tek tek
yollardan topladığını bunlar birinin yönetmen olduğunu ve kendisini İstanbul’a
çağırdığını anlattı. Sohbet koyuydu ve gerçekten anlattığı maceralar ilgi
çekiciydi. Bu defa aramızda bir Kürt muhabbetinin geçmemesi gayet doğaldı zira
komşu köyler birbirinin hangi ırktan olduğunu bilirlerdi.
Ardahandan
dönüşte tekrar yaylaya uğrayıp araba beklemeye başladığımda hava yeniden
kararmaya başlamıştı. Karşıma çıkan ilk arabaya el kaldırdığımda enteresan bir
durumla karşılaştım araba yaklaşık 300 metre gittikten sonra durdu ve geri
gelip beni aldı . Bir kargo arabasıydı. Selam verdikten sonra aynı cümleyi
kurdum.
-
Abi beni köye kadar bir götürü ver.
Arabaya bindiğimde gözüme çarpan ilk şey camın önünde ki
“Ashab-ı …….. “ isimli kitaptı. Neden çok sonra durduğunu sorduğumda. Kargo
arabasına yolcu almanın yasak olduğunu ama belki bu mübarek günde niyetli
olabileceğimi düşünerek durduğunu söyledi ve hemen ardından ekledi
-
Ama niyetli değilsin herhalde
-
Yok değilim
-
Neden ?
-
İzmirden yeni geldim uçakla Ardahan’a arabayla
geçtim (yalan söyledim)
-
Ama olmaz ki yani ben de her gün yollardayım ama
tutuyorum tutmak isteyen adam her
türlü
tutar dedi
Hafifçe
güldükten sonra
-
Niyetli olmayanları almıyorsan ineyim dedim.
-
Yok ya olur mu öyle şey dedi ve devam ettik
Gergin
bir havada 5 dakika yolculuktan sonra önce Kürt olup olmadığımı ve nerede
yaşadığımı sordu X Bey.(adını sormadım, o da benimkini sormadı) Kürt olduğumu,
nerede yaşadığımı ve işimi söyledikten sonra başladı kendi çocuklarının eğitim
hayatını anlatmaya. Büyük oğlunu meslek
lisesine yazdırmış, küçük oğlunu ise Bitlis Norşin’de bir medreseye vermişti.
Bir süre sustum ve adamın İslami kişiliğine karşı tüm duyu organlarımın ön
yargılı olabileceğini düşünüp yanlış anlama ihtimalime karşın son cümlesini
tekrar sordum evet aynıydı
-
Bitlis Norşin’de bir medrese!
Ardından
babasının kendisini okutmadığını kendi döneminde eğitim şartlarının kötü
olduğunu dolayısıyla okuyamadığını ifade etti. İçimden oğlum intikam zamanı
dedim ve yapıştırdım cevabı.
-
Ben de köyde okudum, babam çiftçiydi fakat ben
okumak için direttim dedim ve ardından klişe sözü patlattım
-
İnsanın içinde olmalı!
Buna
biraz bozulmasına rağmen biraz durduktan sonra konuyu değiştirdi ve tereyağı
satıp satmadığımızı sordu biraz o konulardan bahsettikten sonra ineceğim yere
yakın bir yerde cevabını adım gibi bildiğim bir soru sordum.
-Nerelisin
abi sen?
-
ERZURUM!
Ahh ki bu coğrafya bir yol
tutturamadı kimseye derdini anlatamadı kimse de derdini sormadı, her
türlüsünden adam vardı içlerinde ama hangi köyün içinden geçsen peştemallı nineler, kasketli dedeler
çoğalırken, esmer, zayıf delikanlılar azınlıktaydı. Ne Malaganların el
sanatlarının ürünleri i, ne Kura nehri etrafındaki faal değirmenler. Bize hep
hikayelerde anlatılanlar yine hikaye olmaya, hikaye kalmaya devam
ediyordu. Bu coğrafyada adama önce “Ne”
olduğunu soruyor sonra adını
soruyorlardı. Yılgın, yıkık, yorgun ama ille de umutluydular,Ardahanlısının
kafası karışık, Gölelisinin nüktesi yerinde, Karslısının sadece işini yapan,
ciddi halleri üzerinde, Erzurumlusunun ise kibri , gururu yerinde.
Hepsi aklının, kalbinin içinde
birbirini taşıyordu, birbirinden habersiz ve birbirinden bir şeyler gizleyerek!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder