18 Ağustos 2013 Pazar

SÊRHAT'İN (KUZEY'İN) KALP VURUŞLARI


                            
2003 yılında bu topraklardan ayrıldığımda 2 gün sürecek bir yolculuğun ardından İzmir’e gitmenin heyecanı ile yola çıkmıştım. Giderken anam ve babam “Yazları gelip; çayıra, tarlaya yardım edeceksin haaa “ diyerek uzun yıllar sürecek bir döngünün kapısını aralamışlardı.Kışları serin ve yağışlı ege bölgesinde;  yazları yine serin ve yağışlı Doğu Anadolu bölgesindeydim ; yani ömrüm KaraAkdenizsel  bir iklime emanet verilmişti. Her yıl köyüme döndüğümde kışın özel ve okul yaşamımda başıma gelenleri ya da modern vatandaş diye tabir edilen kölenin devlet düzleminde geçmesi gereken aşamaları geçerken (öss,kpss,askerlik vb) yaşadıklarımı düşünür  bir yandan  kendi çapımda düşünsel sorgulamalar yapar  ve  bir yandan da hep muhteşem bir kusursuzlukla tekrar eden ırgatlık maceralarıma kafa yorardım.
Dağları duldasına almış, nehirleri kendine emzik eylemiş , nice göçlere, nice yerleşimlere ve 19. Yüzyılın sonlarında 20. Yüzyılın başlarında  nice Rus- Osmanlı- Ermeni-Kürt  savaşına, dramına, göçüne, baskısına maruz kalan bu topraklarda şimdi Erzurum-Kars-Göle-Ardahan dörtlüsünün nevi şahsına münhasır insanları yaşamakta. Döngünün 11. Yılında köy- yayla arasında yollarda 3 gündür oto-stop diyorum. Bölgedeki nüfus yapısının çeşitliliği doğal olarak yollardaki şoförlere ve muhabbetlerine de yansıyor.
İlk yolculuğumu Göle –Ardahan karayolunun 15. Km sinde yer alan köyümden Ardahan yönüne doğru 15 km sonra yer alan yaylalarımıza yapmak üzere yola çıktığımda 2016 yılında tamamlanması planlanan Gürcistan’a transit geçişi sağlayan karayolu yapımı çalışmaları gözüme çarpıyor. Bölgede son zamanlarda en çok konuşulan konulardan biri bu. Kimisi “ bu mütaahitin kendisiyle görüştüm ben çok iyi adam bu tanırım ben bunu”  havalarını atarken; kimisi “ yolları çift şerit neden yapıyorlar bilir misiniz savaşta askeri uçaklar inecek buraya “ diyerek çok gizli bir bilgiyi veriyormuş gibi böbürleniyor; saçları ağarmış gözleri takatini kaybetmiş yaşlı köylüler ise “büyük para, büyük iş bizim aklımız ermez” diye görüş belirtiyordu.  Tüm bunları aklımdan geçirirken gelen giden arabalara el kaldırıp durmalarını bekliyordum. Yıl içerisinde yol arkadaşım ile aldığımız arabamızı edinme sürecini göz önüne getirdiğimde gelen geçen arabalar hakkında fikirler yürütüyordum. Kimler yoktu ki yollarda yol çalışmasına katılan Ford kamyonlar ve onun yılgın şoförleri,  sıfır kol t-shırt  dazlak kafa ile yabancılar, İran plakalı tırlar, eski bir kartala doldurup doluşturmuş içinden koyun kafası bile sarkan çerçi arabaları, köylere yolcu taşıyan transit minibüsler, traktörler, at sırtında geçen gençler… Tam bir cümbüş, tam bir festival . 
Bayağı sürdü bekleyişim ama hiç sıkılmadım. Çünkü şoförlerin bir çoğu ile resmen bir iletişim içerisindeydim. Köylere giden minibüsler biraz sonra hangi bir köye döneceklerini sinyalleri ile belirtiyor, arabası tıka basa olanlar iki elini yanlara açıp “abe nereye alayım” dercesine sitem ediyor, bazıları el sallayıp geçiyor bazıları da hiçbir şey yapmadan hızlıca geçip gidiyorlardı. Başladım bir oyun oynamaya. Acaba hangi araba beni ciddiye alacak, hangisi almayacak diye.  34 plaka, Alman plaka ve spor modelli arabalardan pek bir hayır görmediğimi ifade etmeliyim.  Derken kahverengi bir araç herhalde feryatlarıma dayanamayıp durdu. Hemen yanı başımda durduğu için arabanın ardından koşma gereksinimi duymadım. İçeri adım atıp, selam verdiğimde her zaman ki gibi ilk sözüm :
-Ağabey şu yaylaya kadar götürüver beni demek oldu
Bu sözüme başını sallayıp onaylayarak gülümseyen orta boylu esmer bir yüz ifadesi  gördüm karşımda. İlk dikkatimi çeken ses sisteminden gelen  Kürtçenin hırçın , kavgacı ezgileri oldu. Nereli olduğumu, nerede yaşadığımı filan sorduktan sonra çalan telefonuna baktı. Aynı anda ben de aracın önüne konulmuş uyarı yazısını tersten okumaya çalışıyordum “ Adliye Giriş Kartı”. Ardından telefondaki kişiye verdiği cevaplara dikkat kesildim.
-O davayı adli tatilden sonra açacağız E. Bey, aklımızda o konuyla ilgileneceğiz.
Mesleğiniz ne sorusuna Avukat cevabını verdi Esmer Bey(ben böyle ad taktım). Esmer bey benim Kürt ve öğretmen olduğumu öğrenince başladı anlatmaya. Kürtlerin kültürel haklarından dem vuruyor, Güneydoğudan Ardahan Üniversitesine gelip Kürtlerin mücadelesine destek veren Kürt gençleri hakkında açılan davalardan bahsediyor, Başbakanın üç çocuk diye diretmesini Kürt nüfus artışına bağlıyor, resmi ideolojinin üzerlerinde kurduğu baskıyı anlatıyordu! ta ki yaylanın önüne gelene kadar. Sağda ineyim ben dediğimde biliyorum buranın sizin yaylanız olduğu deyip beni sağda değil bir incelik yaparak sol şeride geçip öyle bıraktı tam inerken dağlara doğru bakıp
- ahh ah buralarda nice mücadeleler verdik
- dağlarda mı?
-(güldü) yok seçim zamanı köylerde.Kadın çalışmaları yaptık Kürt kadınları bizi anlar diye.
-olmadı değil mi ?
-olmadı dedi
Ama ne kırgın ne de kızgındı. Teşekkür edip tokalaştıktan sonra indim ve kazadan beladan uzak olması ana temalı cümlelerimi ilettim.
                Karşımda üç köyün evlerinin iç içe geçtiği yaylalar duruyordu. Taştan tek göze yapılardı üzerleri toprak damlı evler yağışlarla baş edebilsin diye her renkten koruyucu brandalar ya da daha fakir evlerin damları üzerlerinde naylon şeritler vardır. Birkaç evde soba dumanı çekiliyor dağlardaki sığır sürülerinin uzaktan dağ lekesi gibi görünüşleri dikkat çekiyordu. Gittim yaylaya, işimi hallettikten sonra tekrar aynı yolu izleyip köye gitmek için tekrar karayoluna çıktım çıktım. Son 10 saniye de inanılmaz bir yağmur başlamıştı bir sonraki 10 saniyede sular içinde kalacağım kesin iken gelen ilk araç durdu ve yağmurda bir insan bırakılmaz diyerek herhalde beni aldı. Koca bir yük kamyonu idi bu içerisinde büyükbaş hayvan olduğunu daha sonra öğrenecektim iki kamyon ardı ardına gidiyıorlardı ve gerçekten benim için durması onun için extra bir yüktü kapıyı açtığımda bana alt tarafta basamaklar var onlara bas diye seslendi ve bindim arabaya yine ilk sözüm
-          Abi beni köye kadar atıver sana zahmet oldu.
Gel kardeş dedikten sonra yağmurda beni orada bırakmadığı için bir kez daha teşekkür ettim. Radyodan bir müzik sesi geliyordu ama söz yoktu ve çok düşük bir sesteydi pek konuşkan bir adam değildi bana büyük bir iyilik yaptığını dile getiren cümleler de kurmadan bir süre yollara ve şoförlere hayret ettikten sonra bu defa bir soru sordu.
-Kürt müsün?
Evet cevabımdan sonra sıra bendeydi ve ben de  sordum aynı soruyu ve aynı cevabı aldım. Bir süre sohbet ettik Karslıydı Ardahan’dan sığır doldurmuş Ankara’ya götürüyordu bir ara telefonu çaldı.Telefonundaki arkadaşına fotokopi işini halledemeyeceğini çünkü o saatte Erzincan’da açık yer bulamayacağını ve hiçbir polisin de telefon numarasını vermeyeceğini  söylüyordu. Yolları düşündüm ve bu gece bu arabadan inmeyip Erzincan’a gitme ihtimalimi. “Özgürlük o ola ki” dedim içimden derken yeri tarif ettim ve durdu. Her zaman ki dileklerimle onu da uğurlayıp ellerimi cebime indirip kibrit ve sigarayı buldum bir sigara yakıp tekrar ellerimi cebime koydum ve eve doğru yol aldım.
                Ertesi sabah dil sınavının son başvuru günü olduğunu öğrendiğim de müthiş bir panik yaşadım telefon ile ösym binasını arayıp sınav hakkında bilgi aldıktan sonra apar topa yola çıktım ve yine bildik yol manzaralarıyla karşılaştım. Bu defa tedirgindim ve bir an önce gitmek için acele ediyor; selektör yapan, sinyal yapan, elleri ile başka köylere gideceğini işaret edenlere ağızlar dolusu küfürler ediyordum. Derken yine bir kamyonetten hayır geldi. Biraz ileri de durmuştu mesai saatine yetişecek olmanın mutluluğuyla  koşa koşa yanına gidip  yine aynı cümleyle giriş yaptım
-Abi Ardahan’a kadar bi atıver.
Yanındaki bisküvi kutularını göstererek bana onlardan kibarca ikram etmesine rağmen kabul etmedim. Kamyonet sahibi önce köyümü sordu. Buralardan olduğu çok belliydi aynı soruyu ben de ona sordum ve bizim komşu köylerden olduğunu anladım ama uzun bir süre adamı sürekli birisine benzettim. Köyünün de ismini öğrenince tüm parçalar yerine oturdu ve kime benzettiğimi imalı bir soruyla ona ilettim
-Gürsel Tekin ile bir bağlantın var mı ?
Önce içini çekti sonra gülüğmseyerek cevap verdi
-          Var var (ama sanki olmaz olsun der gibiydi) vakti zamanında aynı soyadını vermişler onların aile ve bizim aileye. Gerçekten yüz  ifadesi olarak çok benziyordu.  A. İsmindeki  şoforle koyu bir muhabbete daldık. Tam bir Göleli. Çok konuşuyor , gülüyor, nükte yapıyor, ara ara da gençliğine dem vuruyordu. Bir yıl önce bu yollarda bir gece Ardahan’a giderken yolda kalan 18 kişiyi nasıl tek tek yollardan topladığını bunlar birinin yönetmen olduğunu ve kendisini İstanbul’a çağırdığını anlattı. Sohbet koyuydu ve gerçekten anlattığı maceralar ilgi çekiciydi. Bu defa aramızda bir Kürt muhabbetinin geçmemesi gayet doğaldı zira komşu köyler birbirinin hangi ırktan olduğunu bilirlerdi.
Ardahandan dönüşte tekrar yaylaya uğrayıp araba beklemeye başladığımda hava yeniden kararmaya başlamıştı. Karşıma çıkan ilk arabaya el kaldırdığımda enteresan bir durumla karşılaştım araba yaklaşık 300 metre gittikten sonra durdu ve geri gelip beni aldı . Bir kargo arabasıydı. Selam verdikten sonra aynı cümleyi kurdum.

-          Abi beni köye kadar bir götürü ver.
Arabaya bindiğimde gözüme çarpan ilk şey camın önünde ki “Ashab-ı …….. “ isimli kitaptı. Neden çok sonra durduğunu sorduğumda. Kargo arabasına yolcu almanın yasak olduğunu ama belki bu mübarek günde niyetli olabileceğimi düşünerek durduğunu söyledi ve hemen ardından ekledi

-          Ama niyetli değilsin herhalde
-          Yok değilim
-          Neden ?
-          İzmirden yeni geldim uçakla Ardahan’a arabayla geçtim (yalan söyledim)
-          Ama olmaz ki yani ben de her gün yollardayım ama tutuyorum  tutmak isteyen adam her
türlü tutar dedi
Hafifçe güldükten sonra
-          Niyetli olmayanları almıyorsan ineyim dedim.
-          Yok ya olur mu öyle şey dedi ve devam ettik

Gergin bir havada 5 dakika yolculuktan sonra önce Kürt olup olmadığımı ve nerede yaşadığımı sordu X Bey.(adını sormadım, o da benimkini sormadı) Kürt olduğumu, nerede yaşadığımı ve işimi söyledikten sonra başladı kendi çocuklarının eğitim hayatını anlatmaya.  Büyük oğlunu meslek lisesine yazdırmış, küçük oğlunu ise Bitlis Norşin’de bir medreseye vermişti. Bir süre sustum ve adamın İslami kişiliğine karşı tüm duyu organlarımın ön yargılı olabileceğini düşünüp yanlış anlama ihtimalime karşın son cümlesini tekrar sordum evet aynıydı
-          Bitlis Norşin’de bir medrese!
Ardından babasının kendisini okutmadığını kendi döneminde eğitim şartlarının kötü olduğunu dolayısıyla okuyamadığını ifade etti. İçimden oğlum intikam zamanı dedim ve yapıştırdım cevabı.
-          Ben de köyde okudum, babam çiftçiydi fakat ben okumak için direttim dedim ve ardından klişe sözü patlattım
-          İnsanın içinde olmalı!

Buna biraz bozulmasına rağmen biraz durduktan sonra konuyu değiştirdi ve tereyağı satıp satmadığımızı sordu biraz o konulardan bahsettikten sonra ineceğim yere yakın bir yerde cevabını adım gibi bildiğim bir soru sordum.

-Nerelisin abi sen?
- ERZURUM!
Ahh ki bu coğrafya bir yol tutturamadı kimseye derdini anlatamadı kimse de derdini sormadı, her türlüsünden adam vardı içlerinde ama hangi köyün içinden geçsen  peştemallı nineler, kasketli dedeler çoğalırken, esmer, zayıf delikanlılar azınlıktaydı. Ne Malaganların el sanatlarının ürünleri i, ne Kura nehri etrafındaki faal değirmenler. Bize hep hikayelerde anlatılanlar yine hikaye olmaya, hikaye kalmaya devam ediyordu.  Bu coğrafyada adama önce “Ne” olduğunu soruyor  sonra adını soruyorlardı. Yılgın, yıkık, yorgun ama ille de umutluydular,Ardahanlısının kafası karışık, Gölelisinin nüktesi yerinde, Karslısının sadece işini yapan, ciddi halleri üzerinde, Erzurumlusunun ise kibri , gururu yerinde. 
Hepsi aklının, kalbinin içinde birbirini taşıyordu, birbirinden habersiz ve birbirinden bir şeyler gizleyerek!

                                                                                                                                            Krizantem

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder